Ocak, 2008 için Arşiv

Bor Madeni

Ocak 31, 2008

Dünyadaki en büyük rezerve Türkiye’nin sahip olduğu bilinen bor madeni, otomotiv endüstrisinde kullanılmaya başlandı.

Free Image Hosting at www.ImageShack.us

MERSİN (İHA)
“Bor Power” adıyla piyasaya çıkan yağ katkı maddesinin, ülke ekonomisine de büyük katkı sağlayacağı ifade ediliyor.

NNT-Nanoteknoloji Bor Ürünleri ve Seramik Malzemeleri Ar-Ge Sanayi şirketi tarafından geliştirilen ürünün Akdeniz bölge bayiliğini yapan Serdar Gürtekin, gelecek bin yılın teknolojisi olan “Nanoteknolojisi” ile geliştirilen ürünün, bilim adamlarının 10 yıllık bir çalışması sonucu ortaya çıkarıldığını söyledi. Yağ katkı maddesi olarak sunulan ürünün motordaki sürtünmeyi en asgariye indirdiğini, aşınma, yüksek ısı ve korozyon problemlerini çözdüğünü ifade eden Gürtekin, aynı zamanda çalıştığı yağın ömrünü uzattığını ve otomobillerde yüzde 15 yakıt tasarrufunun yanı sıra, motor gücünü de yüzde 10 artırdığını belirtti. Bor Power’in, kayıp enerjileri kazanıma dönüştürerek mekanik ve ekonomik faydalar sağladığını kaydeden Gürtekin, “Türkiye’de ‘moleküler üretim’ diye çevrilebilecek Nanoteknoloji kavramı, son yıllarda genetiğin yanı sıra adından en çok söz ettiren bilimsel alanlardan biri oldu. Pek çok bilim adamına göre, Nanoteknoloji 21. yüzyılı belirleyecek teknolojinin ta kendisi. Çok yakın bir gelecekte borlu yakıtların, diğer motorlarda da kullanılacağı öngörülmektedir. Dünya rezervinin yüzde 78′ine sahip olan ülkemizde borun önemi bir kat daha artmaktadır. Topraktan çıkarıldığında tonu 175 dolardan satılan bu madenin tonu, işlendiğinde 15 milyon doları bulmaktadır” dedi.

Gürtekin, borun otomotiv endüstrisinin yanı sıra gıda sektörü, çimento fabrikaları, kimya sanayi, deri fabrikaları, gübre, boya, hidroelektrik santralleri ve cam fabrikaları gibi 34 ayrı alanda da kullanıldığını sözlerine ekledi.

22.09.2007
http://www.yenisafak.com.tr/ekonomi/?t=22.09.2007&c=3&i=70404

Uzay çağının madeni: BOR

1956 yılında M.T.A. tarafından bulunan ve 1958 yılında da Etibank a devredilen Emet ve havalisi bor yataklarından 1994 yılında 800 bin ton üretim yapıldığı açıklandı.
Kırma, yıkama ve zenginleştirme işleminden sonra da 350 bin konsantre borun piyasaya sürüldüğü belirtildi. Emet–Espey ve Hisarcık üretim ocaklarında 500 e yaklaşık işçi ve idari kısımda da 100 e yakın memurun istihdam edildiği ve bu rakamlar sonucunda müessesenin, Emet in tek istihdam sahası olduğu kaydedildi. Kırılıp temizlenen bor konsantresinin Emirler tren istasyonuna taşınması nakliyecilerin en büyük kazanç kaynağı olarak dikkati çekiyor.

BOR TARİHİ

Mısırlılar ın ve Mezopotamyalılar ın, bazı hastalıkların tedavisinde ve ölülerin mumyalanmasında kullandıkları bor madeni, 13. yy. da Marko Polo tarafından Avrupa ya taşınır. 1852 yılında endüstri alanında boraks madenciliği Şili de başlar. Günümüzde bor ürünlerinin birçok endüstri dalının katkı maddesi olarak değerlendirildiği belirtiliyor. Kullanım alanlarında tüketiminin hızla artması, yeni kullanım alanlarının her geçen gün çoğalması, hatta yakın zamanda enerji üretiminde bile kullanılacak olması, borun gelecekte önemli bir maden olacağının belirtisi olarak değerlendiriliyor. Özellikle ülkemizin, dünya bor rezervlerinin yaklaşık yüzde 75 ine sahip olması ümit verici olarak ifade ediliyor.

KULLANIM ALANLARI

Kullanımında tam karşıt etkilerin de sağlanabildiği bor ürünlerinin kullanım alanının oldukça yaygın olduğu dikkat çekiyor. Endüstrinin tuzu olarak tarif edilen bor ve bor türevi ürünleri günümüzde birçok sanayi kuruluşlarında fazla tüketilmemekle birlikte kaçınılmaz olarak kullanılıyor. En fazla kullanım alanı yüzde 45 lik oranla cam sanayii olan bor ve türevleri, cama birçok özellik kazandırıp, camın istenilen şekilde elde edilmesini sağlıyor. Cama kazandırdığı başlıca özellikleri: Isıya karşı dayanamını artırıyor, parlaklığını temin ediyor, aşınmaya karşı dayanıklı kılıyor. Seramik alanında ve porselen sanayiinde flaks olarak kullanılan bor ve türevleri, seramik ve cam sanayiinde en fazla ABD de tüketiliyor. Tarım alanında bor eksikliği olan topraklarda zirai gübre olarak da kullanılan bor ürünleri, ayrıca zirai mücadele alanında, hamam böceği ilacı ve ağaçları zararlı böcekten koruyan ilaçların yapımında da kullanılıyor. Temizlik maddelerinin yapımında da kullanılan bor ürünleri, temizleme ve ağartmayı çabuk sağladığından deterjan ve diğer maddelere katılıyor. Ağız yıkama suyu, diş macunları hatta kozmetik sanayiinde bile bor türevleri kullanılıyor.
www.boraxtr.com

Free Image Hosting at www.ImageShack.us

HER İŞE YARIYOR

Hava ve uzay araçları için yapı malzemesi, jet yakıtlarında antifiriz, patlayıcı madde yapımında fişek ve roket yakımı için kullanılıyor. Tekstil ve deri sanayiinde de oldukça yaygın olarak kullanılan bor ürünlerinin bu sektördeki başlıca kullanım alanları şunlar: Tekstil cam elyafı, izolasyon cam yünü. Fotoğrafçılıkta, matbaada mürekkep kurutucusu, küf ve yanmayı önleyici madde yapımında, kereste ve diğer selülozik malzemelerde mantar öldürücü olarak kullanılan bor ve bor türevleri ayrıca yapıştırıcılarda, yangın söndürücülerde, çimento ve ilaç sanayiinde, refraktar maddelerin yapımında, metalurjide kaynak ve lehim işlerinde, yanmayan ve erimeyen boyaların yapımında, alüminyum üretiminde, çeliğin sertleştirilmesinde, zımpara ve aşındırıcıların yapımında ve daha birçok sanayi dalında az da olsa bor ürünlerinin kullanılması kaçınılmaz olmuştur.

DÜNYADA VE TÜRKİYE DE BOR

Sanayide son derece önemli bir yeri olan bor madeni dünyada başlıca ABD, Türkiye, Güney Amerika, Arjantin, Peru, eski SSCB topraklarında ve Çin de bulunmaktadır. Dünyadaki bilinen bor rezervlerinin yaklaşk yüzde 75 i Türkiye de bulunmaktadır. Bu oranla Türkiye deki bor rezervi yaklaşık 2 milyar 448 milyon ton olarak hesaplanmıştır. Bu miktarın tamamına yakın kısmı da Batı Anadolu topraklarında yani, Mustafa Kemal Paşa da, Bursa Kestelek Köyü nde, Balıkesir Bigadiç, Kütahya Emet, Eskişehir Kırka ve Seyitgazi de bulunmaktadır. Türkiye de bor madeninin kanuni olarak işletme hakkına sahip olan Etibank, bu yatakların yüzde 96 sını işletmektedir. Yıllık yaklaşık 1200 ton bor konsantresi üretilmektedir. Çıkan bor madeni kırılıp konsantre haline geldikten sonra Bandırma daki fabrikalarda işlenip, yüzde 90 gibi bir oranı yurtdışına ihraç edilmektedir. Kaynaklarda dünya bor ihtiyacının yüzde 62 sini ABD, yüzde 29 unu da ülkemizin karşıladığı belirtiliyor. Bor ihraç ettiğimiz ülkeler ise Japonya, İtalya, İspanya, Hindistan ve diğer gelişmiş sanayi ülkeleri. İlerleyen zamanla ve teknoloji ile beraber kullanım alanı artan bor madeninin önemli minarelleri boraks, kornit, kolemanit, pandermit ve üleksittir.

Dünyadaki bor madeni rezervlerinin % 66’sı Türkiye’dedir. Dünyada işetilen toplam 488 milyon tonluk rezervin 320 milyon tonu Türkiye’dedir.
Dünya’da işletilen ve tahmin edilen bor madeni rezervlerinin B2O3 miktarlarına göre dağılımı yüzdesi aşağıdaki tablodadır.

Ülke İşletilen Rezerv Miktarı İşletilen Rezerv % Bilinen Rezerv Miktarı Bilinen Rezerv %
Türkiye 320.000.000 66 % 803.000.000 63%
ABD 60.000.000 12 % 209.000.000 16%
Kazakistan 54.000.000 11 % 136.000.000 11%
Çin 27.000.000 6 % 36.000.000 3%
Güney Amerika 27.000.000 6 % 91.000.000 7%
Toplam 488.000.000 100 % 1.275.000.000 100%

Bor’un 10 emri

1 – Bor sorunu, yönetsel ve ekonomik bir

yolsuzluk olarak ele alınmalıdır!

2 – Bor madeninde, dünya rezervlerinin % 70’ine

sahip Türkiye’nin, bor ürünü piyasasından

% 7 pay almasına “dur” denilmelidir!

3 – Bor, aracı ve uluslararası kartel kapanından

kurtarılmalıdır!

4 – Bor, “bürokrat-tüccar ve sanayiciler”den

geri alınmalıdır!

5 – Bor madenleri millileştirilmelidir!

6 – Bor sanayii, Türk sanayicisine emanet

edilmelidir!

7 – Bor sorunu, hemen şimdi çözülmelidir!

8 – Bor madenleri devlet tarafından işletilmelidir!

9 – “Bor Kurulu” oluşturulmalıdır!

10 – Bor madenlerinin fiyatı, “Ulusal Piyasa

Fiyatı” olmalıdır!


  • BİGADİÇ’İN MEŞHUR MADENİ: BOR

Bigadiç yöresinde bor yataklarının bulunuşu 1950 yılında , Muharrem GİRGlN isimli amatör madencinin topladığı kolemanit olduğunun anlaşılmasıyla mümkün olmuştur. Aramaların başlamasıyla hızla gelişen bölgede dört Türk ve bir Fransız şirketleri tarafından kısa sürede 17 adet ocak açılmıştır.

Müessese Müdürlüğü Balıkesir iline bağlı Bigadiç ilçesinin 12 km kuzeydoğusunda Osmanca köyü mevkiinde kuruludur. İdari tesisler ve Konsantratör tesisi burada yer almakta olup, halen tüvenan cevher üretim faliyetlerinin sürdürüldüğü Simav kapalı ocağı 2,5 km Acep Açık ocağı 3 km, Günevi Açık ocağı 8 km ve Arkagünevi Kapalı ocağı merkez tesislerine 8 km uzaklıktadır.

Müessese personeli için sosyal tesisler olarak Bigadiç yakınında 64 lojmanı , misafirhanesi ve lokali vardır.

BİGADİÇ BÖLGESİ BOR REZERVİ

Bigadiç bor yatakları rezerv bakımından Türkiye’ nin en önemli yataklarıdır.

Yörede Etibank’ın faaliyete başlattığı 1976 yılında 30 milyon ton olarak bilinen toplam rezerv bölgede gerçekleştirilen toplam derinliği 65419 metre olan 512 adet sondaj çalışması sonunda bulunanların ilavesi ile 630 milyon ton düzeyine yükseltilmiştir.

MÜESSESENİN ÜLKE VE BİGADİÇ EKONOMİSİNE KATKISI

Bigadiç yöresinde bulunan bor rezervleri, Müessese Müdürlüğü tarafından en iyi şekilde değerlendirilerek ülke ve yöre ekonomisine katkı sağlamaktadır.

Müessese Müdürlüğü l Ekim 1996 tarihi itibariyle 139 memur ve 904 işçi olmak üzere toplam 1043 kişi çalıştırılmaktadır. Ayrıca bazı işlerde müteahhitler marifetiyle yaptırıldığı için, oluşturulan istihdam, daha da artmaktadır. Bu çalışanların ilçe ekonomisine katkısının yanı sıra önemli bir taşımacılık sektörünün doğmasına, bununla bağlantılı olarak küçük sanayi sisteminin gelişmesinde etkili olmuştur. Bu gelişmeler şehrin sadece ekonomisinde değil, sosyal ve kültürel hayatında önemli değişikliklere neden olmuştur.

1995 yılında Müessese brüt kârı 1.956 milyar TL. olarak gerçekleşmiştir. Döviz bazında ise, 1995 yılında 57 milyon dolarlık döviz girdisi sağlanmış olup 1996 yılı sonu itibariyle ihracat tutarının 70 milyon $ civarında gerçekleşmesi beklenmektedir.

Konsantratör tesisi kapasitesinin arttırılması, Ham Bor Öğütme tesisinin kurulması ve yapılacak diğer yatırımlar ile iyileştirme çalışmaları sonucunda yeni, istihdam imkanları ile birlikte Müessesenin iki-üç yıl içerisinde 100 Milyon $ ihracat yapması öngörülmektedir. 1997 yılında ise 480 milyar TL. yatırım harcaması yapılması planlanmıştır.

Konuyla ilgili bir makale için aşağıya tıklayınız:

İnsan Sağlığı ve Bor Mineralleri
Prof. Dr. Bekir Sıtkı ŞAYLI

www.bigadic.gov.tr


Ağıtlarımız

Ocak 31, 2008

Tarihin herhangi bir döneminde yaşanmış olaylar hem iyi, hem de kötü yönleriyle bu olayları yaşayan toplumun veya milletin kültür ürünleri içinde yansıtılır. Mitik dönemde insanoğlunun dünyayı ve evreni kavramaya çalışması ve bu çerçevede oluşturulan düşünce ve olaylar mitik anlatmalarda yer bulmuş, epik dönem adını verdiğimiz dönemde yaşanmış olaylar bir kahraman etrafında bütün bir milletin başarısını ve ideallerini gösterecek şekilde aktarılmıştır. Roman dönemine gelindiğinde ise, daha bireysel olaylar etrafında yoğunlaşma olduğu ve bu çerçevede iki kişi arasında yaşanan duygusal ilişkiler konu edilmiştir. Gerek epik ve gerekse roman döneminden itibaren toplumların üzüntü, gam ve kederlerini dile getirdikleri daha kısa halk yaratmaları da vardır. Bunlarda hem tarihte yaşanmış olaylar yer alırken hem de bireysel üzüntü ve sıkıntılar da dile getirilmiştir.

Biz bu bildirimizde yakın dönemde Türk insanının yaşadığı önemli tarihi olaylar ve bunların halk yaratmalarından ağıtlara nasıl yansıdığını ele alacak ve yazılı tarih yanında, ağıtların da yazılı olmayan tarihi belgeler şeklinde halkın yaşanan olaylar karşısındaki üzüntü ve tepkisinin nasıl dile getirildiğini tartışacağız.

Bildirimizin asıl konusuna geçmeden önce, ağıt ve ağıt söyleme geleneğinin kültürel derinliği ile coğrafi boyutları hakkında kısa bir bilgi vermek istiyorum. İnsanlar, başta ölüm olmak üzere çeşitli sebeplerle sevdiklerinden ayrılmak durumunda kalırlar. Kişilerin hastalanması, kızın gelin olması, delikanlının askere gitmesi, vatan toprağının kaybedilmesi, sevgilinin gidip de geri dönmemesi, sel baskını, zelzele, yangın, salgın hastalık gibi büyük felaketlerin meydana gelmesi, sevilen hayvanların kaybı ve ölümü üzerine söylenen ezgili şiirler ağıt türünden eserlerdir. Bütün bunlardan hareketle ağıt; İnsanoğlunun ölüm karşısında veya canlı – cansız bir varlığını kaybetme, korku, telaş ve heyecan anındaki üzüntülerini, feryatlarını, talihsizliklerini, düzenli – düzensiz söz ve ezgilerle ifade eden türküler olarak tarif edilmiştir. (Elçin 1990: 1).

Başka bir ifadeyle ağıtları şöyle tanımlamak mümkündür: “Yüreğin titreyişi sonucu söylenilen ve milli şiirlerimizin en dokunaklısı olarak adlandırdığımız ağıtlar, ölenin ardından dökülen gözyaşları ve çekilen gönül ıstırabının acı dolu terennümleridir.”(Yaldızkaya 1992:11).

Türk kültüründe oldukça köklü bir maziye sahip olan ağıt ve ağıt söyleme veya ağıtçılık geleneği, çeşitli Türk boyları tarafından günümüze kadar yaşatılan ortak en eski geleneklerden birisidir.

Orhun Âbideleri’nde “Sıgıt” ve “Sıgıtçı” olarak gördüğümüz ağıt ve ağıt söyleme geleneği, Türk boylarındaki dil ve gelenek farklılaşması ile geniş bir coğrafyaya dağılma sebebiyle çeşitli kelimelerle adlandırılmıştır. Bazı Türk boylarında, bugün, ağıt ve ağıt söyleme geleneğiyle ilgili şu kelimelere rastlamaktayız.

Çin Halk Cumhuruyeti’ ne bağlı Doğu Türkistan’ da yaşayan Uygurlar ağıt türü şiirlere “Mersiye koşukları”, Kuzey Kafkasya’ da yaşayan Kıpçak lehçesiyle konuşan Karaçay – Malkar Türkleri; “Küv”, Kerkük Türkleri; “Sazlamağ”, Kırım Tatarları; “Taqmaq” adını vermektedirler.
Ağıt kelimesinin Almanca’da karşılığı “totenlage”, Fransızca’da “élégie”, Rusça’da “plaç, priçitaniya”, İngilizce’de “lament” kelimeleridir.

Geçmişi anlamak için tarihi bilmek yeterli olmayabilir. Bunun yanı sıra halk yaratmalarını anlamak ve halkın yarattığı bu değerlerden faydalanarak doğrulara varmak, geçmişimizi daha iyi değerlendirmemizi sağlar. Tarihçiler, tarihi olayları bulabildikleri belgelerle yorumlayarak yazar, ancak, o tarihi olayları bir de halkın gözüyle görmek, bizim konuya daha farklı bir açıdan bakmamızı sağlar. Çünkü, her olayda, özellikle de savaşlarda sevinci de acıyı da yaşayan halktır. Tabii olarak, bunun yansımaları da halk yaratmalarında görülecektir.

Halkın duyduğu üzüntü, keder ve sıkıntıları en iyi şekilde yansıtan halk yaratmaları içinde belki de en önemlisi ağıtlardır. Çünkü, yaşanan olaylar tüm gerçekliğiyle ağıtlarda gözler önüne serilir. Bildirimizde sözlerini vereceğimiz ağıtlar; tarafımızdan derlenen ve bir bölümü “Türkmen Ağıtları” adlı eserimizde, bir bölümü de “Erciyes Dergisi”nde yayınlanan ağıtlardır.
Türkiye Türklerini en fazla etkileyen ve hemen her aileden bir veya birkaç bireyin kaybedildiği önemli tarihi olaylardan biri de Türk Kurtuluş Savaşı’dır. Bu savaşta kaybedilen yüz binlerce Türk evladı için pek çok ağıt yakılmıştır. Bu durumu, Kurtuluş Savaşı’nda şehit olan Bayat’tan Ali Osman’a bacısı Şerife Aydın’ın yaktığı ağıtta açıkça görmekteyiz.

Şafak söktü tan yerleri atıyor,
Tren gelmiş acı acı ötüyor,
Kardeşim şehit olmuş yerde yatıyor,
Ak elleri kızıl kana batıyor.

Ağıdın devam eden aşağıdaki mısraları, kardeşinin şehit olmasıyla kendisinin kimsesiz ve yalnız kaldığını düşünen ağıtçı kadının sözleri “feleğe sitem” ile doludur.

İlkbaharda her çiçekler bezeri,
Sonbaharda döker yaprak gazeli,
Kardeşim şehit olmuş nerde mezarı?
Felek beni taşa çaldı neyleyim.

Felek sille vurdu ben oldum sersem,
İyi olmaz dediler her kime sorsam,
Varsamda hekime muayene olsam,
İyi olmadık derdi hekim neylesin.

Ben gurbeti geze geze yoruldum,
Evvel altın idi şimdi pul oldum,
Değer bilmez kötülere kul oldum,
Felek beni taşa çaldı neyleyim.

Kanatlarım yoktur çırpınıp uçmaya,
Dizlerim tutmuyor karlı dağlar aşmaya,
Ellerim ermedi helallaşmaya,
Felek beni taşa çaldı neyleyim. ( Yaldızkaya1992: 36)

Çanakkale Savaşı’nda; birçok eli kalem tutan, okur-yazar Türk genci şehit olmuş, niceleri sakat kalmıştır. Ağabeyi Çanakkale Savaşı’nda şehit olan bir kız tarafından yakılan aşağıdaki ağıt bunu ne güzel ifâde etmektedir:

Çanakkale derler yeşil gavaklı,
Mollaların mürekkebi boyaklı,
Neçe gulların var ağaç ayaklı,
Ağaç ayağınan gelsen n’olurdu.

Çanakkale derler yeşil söğütlü,
Neçe molla getti eli divitli,
Bi mektup atayım üstü tahütlü,
Mektubum ordunu bulur m’ola.

Ağılıdır Çanakkale goyağı,
Babamoğlu dizlerimin dayağı,
İrengide bana benzer bayağı,
Gurbanlar olurum babamoğluna.

Edem gözelidi gıyıdan getmiş,
Sürek öküz gibi boynunu bükmüş,
Şu gevur dinsizi denklemiş atmış,
Acep babamoğlun yudular m’ola.
Yumadan gabire godular m’ola. (Yaldızkaya 1992: 39)

Derlediğim bir başka Çanakkale ağıdı da, Suvermez köyünden Devecioğulları sülâlesinden, Macar Lâkaplı Salih’in Çanakkale’de şehit olmasıyla, annesi tarafından yakılan ağıttır. Ağıtta, yoğunlukla şehidin geride bıraktığı eşi ve çocuğunun ne olacağı endişesi vurgulanmaktadır:

Hucûm demiş Alamanın zabiti,
Yavrumun kefeni asker kabutu,
Salına girmeye yoktur tabutu,
Yoksa yavrum seni vurdular m’ola,
Kefensiz gabire goydular m’ola.

Topun dumanı da ağmış havaya,
Gözlerim yavrumu dönmez sılaya,
Goltuğuna girmiş çifte sıhhıya,
Yoksa yavrum seni vurdular m’ola,
Kefensiz gabire goydular m’ola.

Çanakkale nerde, Suvermez nerde?
Her ana dayanmaz bu zalim derde,
Ahmed’in babasız eğlenmez evde,
Yoksa yavrum seni vurdular m’ola,
Kefensiz gabire goydular m’ola

Derinimiş Çanakkale deresi,
Goygunumuş şehidimin yarası,
Acıya dayanamaz garip garısı,
Yoksa yavrum seni vurdular m’ola,
Kefensiz gabire goydular m’ola.

Senin yavrum beşik ile belede,
Yâdigarın galdı yavrum geride,
Bir gelin eğlenmez ıssız bir evde,
Yoksa yavrum seni vurdular m’ola,
Kefensiz gabire goydular m’ola.

Bir günüm doğarda bir günüm batmaz,
Şu ıssız evlerde bir gelin yatmaz,
Oğlumun yerini kimseler tutmaz,
Yoksa yavrum seni vurdular m’ola,
Kefensiz gabire goydular m’ola. (Yaldızkaya 1992: 37)Kaynak.gramerimiz.com

Kuş Evleri (Kuş Sarayları)

Ocak 31, 2008

MEDENİYETİMİZDEN İNCE BİR NOKTA DAHA
Merhamet ve estetiğin sembolü kuş evleri

Image Hosted by ImageShack.us

Serçe, saka, kırlangıç gibi kuşlar için inşa edilmiş kuş evlerinin geçmişi çok eskilere uzanıyor. 15. yüzyılda klasik Osmanlı mimarisiyle paralel şekilde sayıları çoğalan bu minik konutlardan kimileri, onların Osmanlı öncesi dönemlerde de ufak çapta da olsa inşa edildiğini gösteriyor. Türklerin 19. yüzyıla kadar yapımını devam ettirdiği bu sevimli kuş evlerinin amacı; uçsuz bucaksız göklerde özgürce salınan, ama bir o kadar yalnız olan kuşlara barınak sağlamak. Onları fırtınadan, yağmurdan, çamurdan, yakıcı güneşten korumak…

Türk yapılarında heykel kabartmalarının yerini alan bu küçük süs evler, yapının en görünür bir yerine konur, bu oyuncak yapı oya ve dantel gibi işlenirdi. Eskiden duvarlarda görülen bu küçük kabartma yapılar büyük yapının küçük bir örneği, planı sanılırdı. Halbuki yapı ile ilişiği olmayan bu güzel motiflerin Türk Sanatı’na mahsus bir hayal mimarisi olduğu unutulmamalıdır.

AMAN KEDİLER KAPMASIN!

Kuş evleri çeşit çeşit… Tıpkı biz insanların yaşadığı evler gibi. Gecekondu gibi derme çatma olanı da var, saray gibi olanı, gökdelen gibi çok katlısı da. Kuş yuvaları, ilk başlarda daha basit inşa edilirken, 18. yüzyılda ince bir estetiği yansıtan, konforlu yapılara dönüşmüşler. Sadece estetik yeterli değil tabii. Kuş evlerinin hepsinin belli standartları olmak zorunda. En başta geleni, kuşların kendilerini güvende hissedebilmelerini sağlamak.

Evi, bir kedinin ulaşabileceği bir yere yapmanın ne anlamı var değil mi? Yuvaların şiddetli esen rüzgârlardan korunaklı, binaların daha çok güneş alan dış cephesine inşa edilmesi de gerekiyor. Sivil mimarinin en güzel örnekleri içinde yer alan kuş evleri, hemen her yapının gözbebeği. Kimileri binaya sonradan eklenmiş, kimileri de yapıyla birlikte inşa edilmiş. Nerede karşımıza çıkmıyor ki… Cami, medrese, kütüphane, ev, han, hamam, türbe, köprü, kilise, sinagog ve saraylarda. Kısacası, onlar insanoğlunun elinin değdiği her yerde var.

KUŞLARIN BALKON SEFASI

Kuş evleri, iki grupta toplanıyor. Birinci gruptakiler, kâgir yapıların cephe kaplamaları arasında özel olarak bırakılmış bir ya da yan yana birkaç küçük delik halinde. Yani cephe yüzeyinden dışa pek taşmayan yapılar. İstanbul’da Süleymaniye Cami, Yeni Cami ve Büyükçekmece Köprüsü bu grubun en başta gelen örneklerini oluşturuyor. Bir de bulundukları yüzeyin dışına taşan, çıkıntılı kuş evleri var.

Bu tür kuş evlerinin daha çok 18. yüzyılda yapıldığını görüyoruz. Evden ziyade köşkü, sarayı andıran estetik ve zarif, süslü evler bunlar. Hatta kimilerinde sakaların, serçelerin beslenmesi için yemlikler, suluklar, inip çıkabilmeleri için yollar, başlarını çıkarıp etrafı kolaçan edebilecekleri balkonları bile bulunuyor. İnce işçiliğin ürünü olan bu evlerin en güzel örnekleri arasında, İstanbul Üsküdar’daki Yeni Valide, Ayazma, Selimiye camileri; Topkapı Sarayı’ndaki Darphane’nin iç avlusundaki bina yer alıyor. Şehrin kuş evine sahip diğer önemli yapılarından bazıları ise şunlar: Feyzullah Efendi, Seyyid Hasan Paşa medreseleri, III. Mustafa Türbesi, Çukurçeşme Hanı, Balat Ahrida Sinegogu.
Sadece İstanbul mu kuşlara ev sahipliği yapan? Elbette hayır. Trakya’dan Doğu Anadolu’ya kadar, nereye insan eli değdiyse orada da mutlaka bir kuş evi var. Kırklareli, Tekirdağ, Edirne, Bolu, Bursa, Milas, Antalya, Amasya, Kayseri, Ankara, Nevşehir, Sivas, Erzurum, Şanlıurfa, Doğu Beyazıt, kuş evi bulunan şehirlerden sadece bu sayfaya dökebildiklerimiz…

TAHTA EVLER YOK OLDU

Kuş evleri, Türklerin hayvanlara, özellikle kuşlara verdikleri değer ve önemin simgesi. Osmanlı döneminde hayvanların bakımı ve korunması için birçok vakıf faaliyet gösteriyordu. Soğuk kış günlerinde kuşların beslenmesi, hasta leyleklerin bakım ve tedavisi, hayvanlara gıda ve su verilmesi için kurulan vakıflardı bunlar. Kırlangıçların yuva yaptıkları evleri yangından koruduğu, kumruların aşıkları bir arada tuttuğu gibi inançların da belki etkisi vardır kuş evlerinin çoğalmasında. Ya kuşların koro halinde yaptıkları müzik… Bir minik serçenin, sakanın, kırlangıcın ev halkına “uyanın, güneş doğdu, sabah oldu” diye seslenişi… İşte insanın içini ısıtan bu cıvıltılar da bir sebepti insana kuş evini yaptıran…
İnsanoğlunun en güzel tasarımlarından olan kuş evleri, ‘merhamet’ ve ‘sevgi’ gibi yüce duyguları sembolize etmekle beraber, dönemin mimarisini, o kuş evini yaptıranın zevkini, inceliğini de yansıtıyordu. Tuğla, kiremit, taş, harç ise kuş evlerinin inşasında kullanılan malzemelerden. Tahtadan yapılan yuvalar ise ne yazık ki günümüze kadar ulaşabilmiş değil.

‘KUŞLARI DA ISITIR MUTLULUK’

Günümüzde bu şirin kuş evlerine ne yazık ki yenileri eklenmiyor. Var olanların kimileri de yok olma tehlikesiyle karşı karşıya. Onlar için ekstra bir şeyler yapmak bir yana dursun, doğanın kuşlara sunduğu yaşama alanlarına bile müdahale ediyoruz kimi zaman. Gittikçe bencilleşiyor muyuz yoksa? Neyse ki, Yeni Cami’nin önünden geçerken, satıcıdan bir kese yem alıp kuşlara atma geleneği devam ediyor…
Ve Mehmet Zaman Saçlıoğlu’nun ‘Kuş Evleri’ adlı şiirinin bir bölümüyle noktalıyoruz yazımızı… Hem sizin, hem de kuşların içi mutlulukla ısınsın diye… “Kuş evleri olmalı evlerin dış duvarları / Kanatlanmalı çocuklar gülüşünce. / Dış evleri kış olsa da duvarın / İç evinde yaz güneşi doğmalı / Kuşları da ısıtır mutluluk…” Kaynak:thy.com.tr.

KUŞ EVİ

“Geçmişte mimarimizin tatlı bir ayrıntısı olan ve ülkemizde ancak birkaç numunesi bulunan kuş evleri günümüzde tamamen unutulmaya yüz tutmuş durumda. “Kuş evi” denildiğinde bir çoğunun zihninde çok fazla bir gayrete gerek duyulmadan yapılmış alâlade bir kuş yuvası canlanabilir. Ancak gerçekte hiç de öyle değildir. Her biri ince bir zevk ürünü olan ve sadece yaşamak için değil de, mimarların sanat kabiliyetlerini göstermek için yaptıkları saray ya da köşklere benzetebiliriz. Belki de bu yüzden kuş evlerine ‘Kuş köşkü’ ya da ‘Kuş sarayı’ da denilmektedir.”

Kuş evleri, kuşları dışarıdan gelebilecek tehlikelere karşı korumak, yapıları da kuşların verebileceği zararlardan korumak, hem de Allah’ın yaratmış olduğu bu nazik yapıdaki hayvanlara hizmette bulunarak “sevaba nail olma” düşüncesiyle yapılmıştır. Güzel ötüşleriyle bulundukları yeri cennetten bir köşe haline getiren, aynı zamanda cennette bulunan birkaç hayvandan biri oluşundan dolayı kuşlara bizim kültürümüzde ayrı bir ihtimam gösterilmiştir.

“13. asırdan itibaren 19. asrın sonlarına kadar hemen hemen Osmanlı Devleti’nin ömrü boyunca camiler, medreseler, sıbyan mektebleri, şifahaneler, kütüphaneler, darphaneler, maksimler, iskeleler, köprüler gibi resmi binalarla, türbeler, hanlar, hamamlar ve evlerin duvarlarında geleneksel mimarlığın sevimli bir ayrıntısı olarak yer almışlar. Boyalı, oymalı küçük tahta yuvalar biçiminde ağaç dallarına asılanları da yapılmış, ama kuş evlerinin ahşap numuneleri yangınlar, istimlâklar, yıkımlar yüzünden günümüze kadar ulaşamamıştır.”

Meselâ, “Yeni Camii, Nuruosmaniye, Fatih, Süleymaniye, Eyüp, Bâlipaşa, Üsküdar’da Ayazma (Sultan 3. Mustafa Han), Selimiye ve Cedid Valide Camiileri, Çarşıkapı’da Kara Mustafa Paşa, Saraçhane’de Amucazade Hüseyin Paşa, Vezneciler’de Sadrazam Seyyid Hasan Paşa, Fatih’te Feyzullah Efendi Medreseleri, Sadrazam Seyyid Hasan Paşa, Ragıp Paşa Sıbyan Mektebleri, Ayasofya’da Sultan Mahmud Han-ı Evvel Kütüphanesi, Lâleli’de 3. Mustafa ve 3. Selim türbeleri, Lâleli’de Çukur çeşme, Bayezid’de Hasan Paşa Hanları, Büyükçekmece’de Sokollu Mehmed Paşa Köprüsü, Sarayiçi’nde Darphane-i Âmire binası ile Balat’ta sivil taş mimari örneği olan evlerde, Haydarpaşa vapur iskelesi’nde,Taksim maksimi’nde kendine özgü bir mimarisi olan bu kuş evleri, köşkleri ve sarayları halâ görülebilir.”

Ne var ki artık, ecdadın gönül inceliğinin ve merhametinin tezahürü olan bu kuş evlerine, mimarimizde hiç rastlayamıyoruz. Şehirlerimizden kuşlar yavaş yavaş göç etmeye başladı. Bizim duyarsızlığımız ve sevgisizliğimiz karşısında. Mustafa Kutlu’nun, “Kuş Sesleri” isimli yazısında söylemiş olduğu şu ifadeler ne kadar da doğru: “ Bir kuş cıvıltısı bize neyi anlatır? Her halde topraktan geldiğimizi. Ağaçtan, yapraktan, tohumdan, çiçekten, hayvandan, yağmurdan, böcekten, kırdan, bayırdan, Âdem atamızdan geldiğimizi. Nerede durduğumuzu sarsılarak hatırlarız. Hatırlarız ki, biz, yani insanoğlu çeliğin, plâstiğin, poşetin, motorun, betonun, antenin, ekranın, asfaltın çocuğu değiliz. Bir kuşun bir kuşa seslenişinde, patlayan tomurcuğun güneşe gülümseyişinde, yağmurun toprağa değişinde var olan sırrın şahidiyiz.”

Mehteran – Hücum Marşı

Ocak 31, 2008

Ocak 29, 2008

Vaziyyet-ül velvele ve isgal-i cemaatiyye ;
Seyircinin sahayı işgali

Krampon-ül bela-i şeytan :
İyi futbolcu (rakip takimdan)

Krampon-ül kabiliyye-i maasallah :
Iyi futbolcu (bizim takimdan)

Mühendis-i kürre-i hümayun :
Teknik direktör

Gaflet-ü dalaletiye :
Kendi kalesine atilan gol

Hiyanet-ül vatan-fir kayme :
Şike

Hakimiyyet-ül kürre :
Top kontrolü

Krampon-ül deccal-uryan-ül kayb-i kürre :
Futbolcunun topu kaybetmesi

Serdar-i kuvva-ül kürre :
Takim kaptani

Asakir-i milliye-i devleti Osmaniyye :
Türk milli takimi

Vaziyet-ül madara :
Tarihi fark

Hezimet-ül yarabbi sükür :
Serefli maglubiyet

Sut-ul minare :
Havadan atilan top

Zamane-i yekun-u kürre-i cihad :
Topun oyunda kaldigi süre (2 dakika)

Zamane-i fuzuliyye:
Bosa gecen zaman

Biserefiye-i tribün-ül sarih :
Acik tribün

Cihad-ül kuvva-i milliye :
Milli mac

Akibet-ül cihad ya seydi :
Uzatma dakikalari

Vaziyyet-ül hararet :
Karambol

Seyh-ül divan-ül kürre-i hümayun :
Futbol federasyonu başkani

Ulema-i rezil-i rüsva:
Spor yazari (veya skoru yazan)

Cihad-ül reis-i cumhuriyye:
Cumhurbaskanligi kupasi

Cihad-ül vezir-i azam:
Basbakanlik kupasi

Vaziyyet-ül kalaba ve istif ül balik-i numerra:
Numarali tribün

Muhafazzar-i kal’a:
Kaleci

Asakir-i muhafazza-ül satih :
Defans oyuncusu

Veled-i rüzigar:
Kanat oyuncusu

Asakir-i saha-ül merkeziyye:
Orta saha oyuncusu

Cihad-i vallah-ül azim:
Kavga

Müfreze-i krampon-ül bomba:
Golcüler

Reis-ül tekke-yi kurre-i hümayuniyye:
Klüp baskani

Gariban-i umumiyye:
Taraftar

Gariban-i gurbet:
Gurbetci taraftar

Mudr-i terbiyye-i bedeniyye ya sehr-i Istanbul:
Istanbul GSGM genel müdürü

Defterdar-i cihad-ül kürriye:
Hakem

Sancaktar-i hatt-ül saha:
Yan hakem

Sur-ül düttürü:
Hakem düdügü

Sükun-u mahser:
Yenilen gol sonrasi sessizlik

İsyan-i garibaniyye:
Kötü tezahürat

Tezahür-ü cümle-i cemaat:
Toplu tezahürat

Reis-i imam-i cemaatiyye:
Amigo

Ceza-i serriye aman yarabbi:
Penalti

Vaziyyet-ül hüzzam velakin Allahüm Rabbena ve Insallah vaziyet-i zafer-i kuvva-i aliye sehr-i Istanbuliyye :
1 gol Istanbul’da turu getirir mi ?

La havle ve la kuvveten:
Yenilen gol

Alllaaaaaahhhh:
Atilan gol

Darbe-i müstehcen:
Faul

Taaruz-u aleyküm selam:
Kontra atak

Cenazi-i mefta-i kürre:
Ölü top

Sut-ul hürriyet:
Frikik

Taaruz-u fevkal beser:
Mükemmel atak

Ferman-i kehribar:
Sari kart

Ferman-i ahmer:
Kirmizi kart

Taaruz-ul hasbinallah:
Ofsayt

Kabe-i hürriye-i hümayuniyyeh sahane:
Stadyum

Divan-i krampon-ül deccal-i üryan-ül mafis kaabiliyet:
Yedek kulübesi

Hareket-ül rabiya-il kusuriyye:
9 kusurlu hareket

Darbe-i mabad:
Teknik direktörün kovulmasi

İblis-i vesvese:
Basin

Harabet-i kürre-i feza:
Hava topu

Cinsiye-i defterdar-i cihatül kürriye na mümkün:
Ibne hakem

Krampon-ül deccal-u uryan:
Futbolcu

Akibet-ül hüzzam :
Elenme

Sokak Çocukları

Ocak 29, 2008

Şahsen içinde bulunduğum rahatlıktan, insanlığımdan ve birşey yapamamanın verdiği acizlikten utandım…

Kompozisyon (3. Sınıf Öğrencisinden)

Ocak 29, 2008

Konu: “3 dilek hakkiniz olsa ne dilerdiniz?”

Gunumuzde cok dilek hakkimiz olmasi cok onemlidir.
Maalesef sevinerek bu hakkimizi kullaniriz her zaman. Benim 3 dilek
hakkim olsa 3 dilek hakki daha isterdim.
Elde var 6 dilek hakki, 5 ile 3 er dilek daha dilesem 15 dilek hakkim
daha olur. 15 dilek ile her istedigimi dilerim. Gunah degilse Allah olmayi
dilerim. Allah olduktan sonra dilek hakkim sonsuz kere sonsuz olur.
Cok akili olurum. Maalesef her istedigimi yapabilirim. Kendime
kasvetli bir yaris arabasi yaptiririm. Onunla Antalya’ya gider dedemlerin
elini operim.Dedem bana torunum Allah olmus der. Sevinir. Harclik
verir. Abime vermez, cunku o arabaya kusan bir gerzek. Sonra dedem
mezarlikta zombileri oldurmeye gonderir beni. Hepsini yok ederim isin
kiliciyla.

Babami da bisiklet almadigi icin bir guzel doverim.

Yüzme Bilen Bebek

Ocak 29, 2008

"Başörtülüyüm ama AKP’li Değilim!"

Ocak 29, 2008

Değişik partilere oy veren ve parti teşkilatlarında görevli başörtülü kadınlar, simge tartışmalarına tepki gösterdi: Hangi partiye oy verdiğimizi başörtüsü belli etmez.

Zeynep Çiftçi’nin haberi

“Başörtülü siyasi simgedir” tartışmaları üzerine, farklı partilerde çalışan başörtülü kadınlarla konuştuk. İnançları gereği başörtüsü taktıklarını belirten ve başörtüsünün siyasi simge olması halinde bütün başörtüsü takanların tek partiye oy vermesi gerektiğini ifade eden partili kadınların verdiği ortak cevap, “Hangi partiye oy verirsek başımızdaki örtü siyasi simge olmaz?” oldu.

Şekille uğraşmaktan artık vazgeçsinler

Zeliha Seven (39) (ANAP Beyoğlu Kadın Kolları Başkanı): “Ben Türkiye’ye en iyi hizmeti vereceğine inandığım için ANAP’a oy veriyorum. Benim başörtüm hangi siyasi partiye oy vereceğimi belirlemez. İnancım gereği başörtüsü takıyorum ve hiç kimse bana başörtümü siyaset için taktığımı söyleyemez. Bir taraftan yıllardır okuma oranımız niye düşük diye üzülürken bir taraftan da okumak isteyen kızları başörtülerinden dolayı okula almayız. Bu çelişkiyi anlamak zor. Hiç kimse zorla bana başımı açtıramaz. Ancak ben istersem başımı açarım. Mesela kız kardeşimin başı açık ona kimse zorla başörtüsü taktıramayacağı gibi bana da zorla kimse başımı açtıramaz. Şekillerle uğraşmaktan artık vazgeçsinler. Düşüncelere bakmak lazım. Benim başörtümü çıkardıklarında benim düşüncelerim değişecek mi hayır. Eğer tehlikeliysem başörtüsüz de tehlikeli olmaya devam ederim. Korkarak bir yere varılmaz.”

Din kime oy vereceğime karışmaz ki

ÖDP’li Nafiye Kessioğlu (40- Ev hanımı): “Dindar bir insanım. Yıllardır namazımı kılar, orucumu tutarım. Başörtümü de geleneklerden dolayı değil inancım gereği takıyorum. Ama sosyalist br partide çalışmakta, mitinglere katılmakta da bir sakınca görmüyorum. Solcuların hiçbir şeyi yanlış yaptığını görmedim. Cebindeki parayı, elindeki bir lokma ekmeği paylaşabilen, tanımadıkları insanların cenazelerini kaldıran insanların yaptığının neresi kötü. Zaten siyaset de dünyaya dair bir şeydir. Din de benim hangi partiye oy vereceğime karışmaz. Eskiden dindar insanların kızlarını okula göndermemelerinden şikayetçi oluyorlardı. Şimdi de dindar aileler kızlarını okula gönderiyor ama onlar okula almıyor. Bir kıza zorla başını örttüremeyeceğiniz gibi zorla da başını açtıramazsınız. Ailesinin baskısıyla kapanan bir arkadaşım vardı evlenip özgür kaldığında ilk işi başını açmak oldu. Zorla başını açan bir kız da eline geçen ilk fırsatta yine başını kapatır.”

Nazım’ı okumama şaşıranlar bile var

Zeynep Deniz (22) (Marmara İşletme Bölümü öğrencisi-AK Parti Gençlik Eğitim Birimi Başkanı): “Başörtüm kesinlikle bir siyasi simge değil. Farz olduğuna inandığım için başörtüsü takıyorum. Sorunun çözülmesini istemeyenlerin uydurduğu bir şey siyasi simge olayı. Bir parti için birilerinin başörtüsü takabileceğine ihtimal vermiyorum. Zaten öyle olsaydı bütün başörtülü kadınlar tek bir partiye oy verirdi ama CHP’den tutun da ÖDP’ye kadar her partiye oy veren böşörtülü kadın var. Öyleyse şunu sormak lazım, bir başörtülü kadın hangi partiye oy verirse başörtüsü siyasi simge olmaz veya CHP’ye oy veren başörtülü kadının örtüsü neyin simgesi?. Sanki bütün başörtülü kadınlar aynı düşünür, aynı partiye oy verir, aynı müziği dinler, aynı kitabı okur. Ama bizler farklı insanlarız. İnsanlar Bon Jovi dinlediğimi veya Nazım Hikmet okuduğumu gördüklerinde şaşırıyorlar. Çünkü insanlara göre ben başörtülüysem ilahi dinlemeliyim veya en sevdiğim şair Necip Fazıl olmalı. Bunun dışına çıkınca insanlar şaşırıyor.”

Başörtüsü bütün partilerin sorunu

Çimen Usanmaz (MHP İstanbul Kadın Kolları 3. Bölge Başkanı, başörtülü): “İnançlarım gereği başörtüsü takıyorum. Başörtünün siyasi bir simge olduğunu kabul etmiyorum. Siyasi simge diyerek bu sorunun çözülmesini engellemek istiyorlar. Milliyetçi ve muhafazakar bir dünya görüşüne sahip olduğum için MHP’deyim. Bütün başörtülü kadınların tek bir partiye oy verdiğini düşünmek çok saçma CHP’ye bile oy veren başörtülü kadınlar var. Dolayısıyla bu sorun bütün partilerin sorunu. Partimin başörtüsü konusundaki tavrı çok net. Bu sorunun da partiler arası uzlaşmayla çözüleceğine inanıyorum. Umarım en kısa zamanda bu sorun çözülür”

Başörtüm parti rozeti değil

Hatice Saka (23) (Büyükçekmece BBP Hanımlar Komisyonu Başkanı) : “Babamın 12 Eylül hatıralarını dinleyerek büyüdüm. Dolayısıyla siyasetle ilgilenmem çok normal. Milliyetçi ve maneviyatçı bir çizgide olduğu için de BBP’ye oy veriyorum.. Ben inancım gereği başörtü takıyorum. Başörtüm bir parti rozeti değil. Hiç bir başörtülü kadın bir parti için bu dışlanmışlıklara katlanamaz. Şahsen ben başörtüsü farz değil de sünnet olsaydı belki bu zor şartlarda başörtüsü takmazdım. Çünkü çok ağır şeyler yaşıyoruz. Başörtüsü siyasi simge olsaydı bütün başörtülü kadınlar tek bir partiye oy verirdi. Hiç kimse birbirine benzemediği gibi başörtülü kadınlar da birbirine benzemez. Bizler de birer bireyiz ve birbirimizden farklı düşünürüz.”

Yenişafak

Ridade Kafkas Halk Dansları Topluluğu

Ocak 29, 2008

Tüm sanat dallarının yozlaştığı şu günlerde işte gerçek dans bu dediğim ve o dansı özveriyle gerçekleştiren bir grup… Zaten Kafkas Dansları’nı çok severim ve öğrenmek isterim. O kıvraklık ve gövde gösterisi içinde duygu da vardır aşk da…

AŞAĞIDAKİ RİDADE DANS GÖSTERİSİ VİDEOLARINI İNDİRMEK İÇİN ÜZERİNE SAĞ TIKLAYIP “FARKLI KAYDET” YAPIN..




İletişim Bilgileri
Kafkas Abhazya Kültür Derneği
Adres: Kışla Cad. No: 56 Selimiye-Üsküdar
Tel: 0216 342 94 64
Faks: 0216 342 37 19
Cep: 0555 316 51 51 (Bahadır Şirinoğlu)

Email:

info@ridade.com
bilgi@abhazdernegi.org